• Tarih: 2010 Nisan 10

On birinci Hadis: Fıtrat


           

 

با لسَّنَدِ المُتَّصِلِ الي محمّد بن يعقوب، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ يَحْيي، عَنْ أَحْمَدَ بْنِ مُحَمَّدٍ، عَن ابْنِ مَحْبُوبٍ، عَنْ عَلِيَّ بْنِ رِئابٍ، عن زُرارَةَ قالَ: سألتُ أبا عَبْدِ اللهِ –عليه السّلام- عَنْ قَوْلِ اللهِ عزَّ و جَلَّ: فِطْرَتَ اللهِ الَّتي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْها. قال: فَطَرَهُم جَميعاً علي التّوحيد

Zurare şöyle diyor: “Hz. Sadık’tan aziz ve celil olan Allah’ın “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat” buyruğunu sorunca şöyle buyurdu: “Allah bütün insanları tevhit fıtratı üzere yaratmıştır.” [1]

 

Şerh

Terminoloji ve tefsir ehli kimseler, “fıtrat”ın, “hilkat” (yaratılış) anlamında olduğunu söylemekteler. Sihah’ta da “fıtrat”ın –esreli okunduğu takdirde- “hilkat” (yaratılış) anlamını ifade ettiği yer almıştır.

Fıtrat, yarmak, parçalamak anlamındaki “fatr” dan gelmiş olması da mümkündür. Çünkü “yaratmak” da bir nevi “adem” (yokluk) ve gayp perdesini parçalamaktır ve oruçlu kimsenin “iftar” ı da bu anlamdadır. Zira iftar da bir anlamda imsakin bitişik haletini yarmaktadır. Velhasıl işin sözlük anlamıyla ilgilenmek bizim maksadımızın dışında kalmaktadır.

Hadis-i Şerif Rum suresinin şu ayetine işaret etmektedir: “Yüzünü hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” [2]

Biz inşaallah bir kaç makam ve bölüm halinde kısaca bu fıtrata ve niteliğine ve halkın ne şekilde tevhit fıtratı üzere olduğuna işaret etmeye çalışacağız.

 

1. Bölüm: Fıtratın Anlamına Dair

Bil ki Allah-u Teala’nın insanları kendisine uygun yarattığı fıtratı, yaratılışta insanların hamurunun esasına dayalı olarak yoğrulduğu ve var oluşlarının lüzumu olan bir hal ve yapıdır. Sonradan da açıklanacağı gibi ilahî fıtratlar ise, Allah-u Teala tarafından bütün yaratıklar arasında sadece insanoğluna bağışlanmış lütuflardır. Diğer varlıklar ya hiç bir şekilde bu sözü edilen fıtratlara sahip değiller veya bu bakımdan noksandırlar ve daha az istifade etmektedirler.

Şunu bilmek gerekir ki her ne kadar bu hadis-i şerifte ve başka hadislerde[3] fıtrat, “tevhid” şeklinde yorumlanmışsa da bu, örneğini beyan etmek veya bir şeyi en üstün parçasıyla açıklamak türündendir. Nitekim İsmet Ehli’nden (a.s) nakledilen yorumlar bu çeşittendir. Her zaman bir makamla uyumlu olarak bir örnek verilmiştir; cahiller ise bunda bir çelişki olduğunu sanmaktadır. Bu hususta da durumun böyle olduğunun delili ise, ayet-i şerifede “din” in Allah’ın fıtratından ibaret sayılmasıdır. Din, tevhid ve diğer dini öğretileri de kapsamaktadır.

Abdullah b. Senan’ın[4] sahih rivayetinde, “İslam”, Zurare’nin[5] hasen[6] hadisinde ise “marifet” biçiminde yorumlanmıştır. “Her doğan kişi fıtrat üzere doğar.”[7] meşhur hadisinde de “Yahudilik, Hıristiyanlık veya Mecusilik’in karşıtı olarak zikredilmiştir. Yine Zurare’nin naklettiği hasen hadiste de Hz. Ebi Cafer (a.s), fıtrat hadisini “marifet” olarak tefsir etmişlerdir. O halde anlaşıldığı üzere fıtrat sadece “tevhid” demek değildir. Makamı yüce Hakk’ın bütün kullarını esası doğrultusunda yarattığı bütün hak marifetler (öğretiler) fıtratın kapsamına girmektedir. muttasıl

 

2. Bölüm: Fıtratın Hükümlerini Teşhise Dair

Bilinmelidir ki fıtri hükümler, vücudun gereklerinden ve yaratılışın esasınca yoğrulduğu bileşiminden olduğu için, alim ve cahil, vahşi ve medeni, şehirli ve köylü herkesin hakkında fikir birliği içinde olduğu şeylerdir. Hiç bir gelenek, mezhep ve yollar bu fıtri hükümlere sızamamış, etkileyememiştir. Her şeyde, hatta aklî hükümlerde bile ihtilaf sebebi olan bölge, iklim, gelenek ve adet farklılıkları, fıtrat alanında kesinlikle herhangi bir etkiye sahip değildir. Anlayış ve idrakin zayıf veya güçlü olması ona etki etmez. Bu durumda olmayan şeylerin fıtrat kapsamının dışında tutulması gerekir. Bu nedenle de ayet-i şerifede, “İnsanları üzerinde yarattığı” diye buyurulmuş ve fıtratın belirli bir kesime has kılınmadığı ifade edilmiştir. Ayrıca “Allah’ın yaratışında değişme yoktur” diye buyurularak (fıtratın) gelenek ve benzerleri yüzünden değişikliğe uğrayabilen şeylerden olmadığı ve onu hiç bir şeyin değiştirmeyeceği belirtilmiştir. Ama alemin başlangıcından sonuna kadar hiç kimse fıtratlar hakkında ihtilafa düşmemekle birlikte, uyarılmadıkları takdirde insanlar ihtilaf içinde olduklarını sanmakta ve bir kez uyarıldılar mı da muhalefet suretinde ittifak halinde olduklarını kavramaktadırlar. Nitekim inşaallah ileride de bu durum açıklığa kavuşturulacaktır. Söz konusu ayetin sonunda da bu anlama işaret edilerek şöyle buyurulmuştur:

“Ama insanların çoğu bunu bilmezler.”

Bu zikredilenlerden anlaşıldığı üzere fıtri hükümler bütün açık hükümlerden daha açıktır. Zira aklî hükümlerde hiç kimsenin ihtilaf etmeyeceği ve de etmediği bir başka hüküm mevcut değildir. Dolayısıyla da bunun en açık gerekli hükümlerden biri olduğu anlaşılmaktadır. O halde eğer tevhit ve diğer dini öğretiler fıtri hükümlerden veya onun gereklerinden ise en açık ve zaruri hükümlerden olmalıdır. “Ama insanların çoğu bunu bilmezler.”

 

3. Bölüm: Fıtri Hükümlere Kısaca Bir İşaret

Bil ki Şii ve Sünni müfessirlerin her biri din ve tevhidin fıtri oluşunu kendi inançları esasınca beyan etmişlerdir. Biz burada onların görüşleri esasınca konuşmayacağız, bu alanda eşsiz bir konumu bulunan kamil arif Şeyh Şahabadi’nin (gölgesi daimi olsun) değerli ilminden istifade ettiğim şeyleri beyan edeceğim. [8] Gerçi bu açıklamaların bir kısmı marifet ehli kimi araştırmacıların kitaplarında sembol ve işaret şeklinde yer almış ve bazısı ise bendenizce de tespit edilmiş hususlardır.

Bilinmelidir ki bu ilahî fıtratların biri, yüce ve mukaddes mebde/menşe (ilk) varlığın aslına, diğeri tevhide, bir diğeri Zat-ı Mukaddes’in bütün kemalleri haiz olduğuna, bir diğeri kıyamet ve diriliş gününe, başka biri nübüvvete, başka biri meleklere, ruhsal varlıklara, kitapların indirilmesine ve hidayet yollarının ilan edilmesine dayalı olan fıtratlardır ki bu belirtilerden bazısı fıtratın hükümleri, diğer bazısı da fıtratın gerektirdikleridir. Allah-u Teala’ya, meleklere, kitaplara, resullere ve kıyamet gününe iman, insanlık silsilesinin bütün hayatı boyunca Hakk’ın dosdoğru, sağlam ve sarsılmaz dini olagelmiştir. Biz burada hadis-i şerifle uyumluluk arz eden bir kısmına işaret etmekle yetineceğiz. Hak Teala’dan başarı niyaz ediyoruz.

 

Birinci Makam: Yüce ve Celil Olan Allah’ın Varlığının Fıtri Olduğuna Dair

Bu, bir takım önbilgiler ışığında kolayca anlaşılacak bir husustur. Bu ön bilgiler de şudur ki bütün insanoğulları silsilesinin üzerinde yoğrulduğu, bütün insanlar arasında bir tek şahsın bile buna muhalif olmadığı; hiç bir gelenek, ahlak, mezhep, meşrep ve benzeri şeylerin değiştiremediği, etki edemediği fıtratlardan biri de kemale duyulan aşktır. Bütün insanlık tarihini adım adım araştıracak ve her topluluktan insanı konuşturacak olsan, bu aşk ve sevginin her insanın hamurunda yer aldığını ve her ferdin gönlünün kemale eğilimli olduğunu görürsün. İnsanların her birinin ilgili alanlarda sergiledikleri bütün hareket, duruş, dayanılmaz zahmet ve ciddiyetlerini bu kemal aşkı vücuda getirmektedir. Elbette kemalin teşhisi, kemalin hangi şeyde olduğu, sevgilinin nerede bulunduğu hususunda insanlar tümüyle ihtilaf içinde bulunmaktadır.

Her biri bir şeyi sevgili edinmiş, sevgili olduğunu sanmış, emellerinin kâbesi kılıp ona yöneltmiştir ve içtenlikle onu istemektedir.

Dünya ve içindeki süslerin ehli, kemali; dünyayı elde etmekte sanmış, onu sevgili edinmiş ve can-ı gönülden onu elde etmek için çırpınmaktadırlar. Kim neye ilgi duyuyorsa ve neyi seviyorsa, kemal saydığı için ona yönelmektedir. İlim ve sanat ehline mensup her şahıs da kendi zihni kapasitesince bir şeyi kemal saymakta ve onu sevgili edinmektedir. Ahiret, zikir ve fikir ehli de başka bir şeyi ... Özetle herkes kemale eğilimlidir ve kemali bir varlıkta ve kuruntularında sandıkları için de, o şeye karşı kur yapmaktadırlar.

Ama bilinmelidir ki aslında onların hiç birinin aşkı ve muhabbeti sandıkları şey ile ilgili değildir. Sevgilileri ve emellerinin kâbesi, o hakkında kuruntuya kapıldıkları şey değildir. Çünkü herkes fıtratına dönüp baktığında neye ilgi duyuyor, sevip bağlanıyorsa, ondan iyisini gördü mü bu ilk aşkından kopup soğuduğunu ve bulduğu o daha mükemmeline yöneldiğini görecektir. Ondan da mükemmelini buldu mu bu kez de ondan vazgeçip daha kamiline yönelmektedir. Aşk ve özlem ateşi bu şekilde günden güne artmakta ve kalp hiç aşama ve sınırda durup dinlenmek istememektedir.

Sözgelimi siz eğer güzel bir yüz ve çekici bir çehreye gönül vermişseniz ve bunu bir güzelde bulmuşsanız, gönlünüzü o yöne yolcu edersiniz, ama eğer ondan daha güzelini bulursanız derhal buna yönelir veya en azından her ikisini de istersiniz. Fakat buna rağmen özlem ateşiniz dinmez ve fıtratınız: “Bir şeyim yok, aksi takdirde altısını da isterim!” [9] diye inler. Her güzeli elde etmek istersiniz. Hatta muhtemel güzelliklere bile kavuşmayı hayal edersiniz. Eğer elinizde bulunandan daha güzelinin bir yerlerde bulunduğuna ihtimal verirseniz, kalbiniz o diyara sefer eder. “Ben topluluk arasında, ama kalbim başka yerde” [10] diye inlersiniz. Cennetin niteliklerini işitince cenneti arzular, iştiyak duyarsınız. Allah korusun inanmıyorsanız bile o güzel yüzlü huriler belli niteliklerle anılınca fıtratınız, “Ah keşke böyle bir cennet gerçekten var olsa da o güzel yüzlü sevgili bize nasib olsa!” diye haykırır.

Aynı şekilde kemali; egemen olma, nüfuz, güç ve geniş mülklere sahip olmada varsayanlar ve bunlara gönül verenler de bir memlekete sahip olsalar bir başkasına yönelirler ve eğer o memleketi de ele geçirseler, ondan da daha da yükseğini talep ederler, bir kıtayı ele geçirdiler mi, bir başkasına yönelirler. Özlem ateşleri günbegün artar, eğer bütün yeryüzünü ele geçirseler, başka gezegenleri de elde etmeyi arzularlar ve kalpleri, “Ah keşke o alemlere doğru uçabilsem ve oraları da egemenliğim altına alabilsem!” diye çırpınır. İlim ve sanat ehlinin durumu da bu doğrultudadır.

 Hangi kesimden olurlarsa olsunlar bütün insanlar hangi mertebeye ulaşsalar, ondan daha mükemmeline ilgi duyarlar. Özlem ateşleri dinmez, günbegün artar da palazlanır.

O halde bu fıtrat nuru bize; Afrika’nın en ücra köşesinden dünyanın en medeni kesimlerine, materyalistlerden dindarlara kadar bütün insanların kalbinin noksanı olmayan bir kemale eğilimli, hiç bir ayıbı olmayan güzellik ve kemale aşık, cehaleti olmayan bir ilme talip, acizliği bulunmayan bir güç ve egemenliğe ve ölümü olmayan bir hayata susamış olduğunu göstermektedir. Özetle mutlak kemal hepsinin aşkı ve arzusudur. Bütün insanlık açıkça, tek dil ve tek yürek halinde, “Mutlak cemal ve celale sevgi besliyoruz, biz mutlak güç ve mutlak bilginin talibiyiz” demektedir.

Acaba bütün düşünce ve hayal varlıkları arasında, aklî ve itibari imkanlar dahilinde, azameti yüce, alemin mebdei/menşei olan Zat-ı Mukaddes’ten başka mutlak kemal ve mutlak güzelliğe sahip bir varlık daha var mıdır? Mutlak sevgiliden başka kusursuz bir mutlak güzelliğe sahip olan var mıdır?

Ey şaşkınlık vadisinin şaşkınları ve ey dalalet çölünün yol yitirmişleri! Hayır! Ey mutlak güzelin güzel mumunun çevresinde dönüp duran kelebekler ve ey kusursuz ve yok olmayan sevgilinin aşıkları! Şu fıtrat kitabına biraz dikkat edin ve kendi benlik kitabınızın sayfalarını bir miktar çevirip bakın, ilahî fıtratın kudret kalemiyle orada şöyle yazılı olduğunu göreceksiniz: “Doğrusu ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” [11] “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat” acaba mutlak sevgiliye yönelme fıtratı mıdır? Acaba o değişmez fıtrat, marifet fıtratı mıdır? Ne zamana kadar batıl hayallerle bu Allah vergisi fıtri aşkı ve bu ilahî armağanı şuna buna harcayacaksınız? Eğer sevgiliniz şu noksan güzellikler ve bu sınırlı mükemmellikler ise, o halde niçin onlara eriştiğinizde arzu ateşiniz dinmemekte ve iştiyak ateşiniz daha da alevlenmektedir?

Uyanın şu gaflet uykusundan, müjdeleyin ve sevinin ki sizin yok olmayan bir sevgiliniz, noksanlığı bulunmayan bir sevgiliniz, ayıbı olmayan bir amacınız ve “Allah göklerin ve yerin nurudur” [12] diye ifade edilen parlak nuru olan bir hedefiniz vardır. Öyle bir sevgiliniz var ki kapsayıcılığı ve ihatası, “Bir iple yerin en alt noktasına bile sarkıtılsanız, şüphesiz Allah’a inmiş olursunuz.” [13] şeklinde ifade edilmiştir.

O halde sizin bu fiili aşkınız, fiili bir sevgili ister ve bu sevgilinin bir kuruntu ve hayali olması mümkün değildir. Çünkü her kuruntu şey noksandır ve fıtrat kemale yöneliktir. O halde fiili aşık ve fiili aşk sevgilisiz olamaz ve Kamil Zat’tan başka fıtratın yöneldiği bir sevgili yoktur. Dolayısıyla Mutlak Kamil’e aşık olmak, mutlak Kamil’in varlığının bir gereğidir. Daha önce de açıklandığı üzere fıtratın hükümleri ve gerekleri en açık ve belirgin hususlardan daha belirgin ve açıktır. “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah hakkında nasıl olur da kuşkuya kapılırsınız.” [14]

 

İkinci Makam: Hakk’ın Tevhid ve Diğer Sıfatlarının Fıtri Olduklarına Dair

Makamı yüce Hakk Teala’nın tevhidi (birliği) ve bütün mükemmelliklere sahip olduğu hususu da fıtri hükümlerden biridir. Birinci makamda zikrettiğimiz hususlar bunu açık bir şekilde göstermektedir; ama biz burada bu konuyu başka bir beyanla ispat etmeye çalışacağız.

Bil ki, “İnsanları üzerinde yarattığı fıtrat” olan fıtratlardan biri de noksanlıktan nefret etme fıtratıdır. İnsan hangi şeyden nefret etmişse, onda noksanlık ve ayıp bulunduğundan dolayı nefret etmiştir. O halde ayıp ve noksanlık, fıtratın nefretine neden olmaktadır. Nitekim mutlak kemal de fıtratın yönelişini sağlamaktadır. O halde fıtratın ilgi duyup yöneldiği şey, “vahid” ve “ahad” olmalıdır. Zira her kesir ve mürekkep (birden fazla ve bileşik varlık) noksandır. Çokluk sınırsız olamaz. O halde kemale bağlılık ve noksandan nefret diye ifade ettiğimiz iki fıtrat vesilesiyle tevhitte ispat edilmiş oldu. Hatta Hak Teala’nın bütün kemallere sahip olması da O’nun her türlü noksanlıklardan münezzeh olduğunu sabit kılmaktadır. Büyük Şeyh’imizin[15] (ruhum ona feda olsun) de işaret buyurdukları gibi, fıtratın yöneldiği ve de surenin başında “huve” mübarek kelimesiyle işaret edilmiş olan yüce ve celil olan Hak Teala’nın mutlak hüviyet nispetini beyan eden mübarek tevhit (ihlas) suresi, ardından beyan edilen altı sıfatın delili konumundadır. Çünkü O’nun mukaddes zatı, mutlak bir hüviyettir ve mutlak hüviyetin mutlak kamil olması gerekir, aksi takdirde sınırlı bir hüviyet olur. O halde O bütün kemallere sahiptir, ve dolayısıyla da “Allah” tır. Bütün kemallere sahip olmasına rağmen, aynı zamanda basittir (yalındır, yani bileşik değildir) . Aksi takdirde mutlak hüviyet sahibi olamaz. O halde o “Ahad” dır ve ahadiyet, vahidiyeti gerektirmektedir.[16] Bütün kemallere sahip mutlak hüviyet, kaynağı mahiyete dönen bütün noksanlıklardan beri olduğundan, o Zat-ı Mukaddes (aynı zamanda) “Samed”dir, yani hiçbir şeye muhtaç değildir. Mutlak hüviyet olduğu için de O’ndan hiç bir şey doğup ayrılmamış, O da hiç bir şeyden kopup ayrılmış değildir. O her şeyin kaynağıdır. O bütün varlıkların kendisine döneceği mercidir. Ama bu noksanlığı gerektiren bir ayrılma değildir. Mutlak hüviyetin aynı zamanda hiç bir dengi de yoktur, çünkü salt kemalde tekrar söz konusu değildir. O halde bu mübarek sure (İhlas suresi) fıtrî hükümlerdendir ve de Hak Teala’nın nispetini beyan etmektedir.

 

Üçüncü Makam: Ahiretin Fıtrî Olduğuna Dair

Diriliş ve kıyamet gününün varlığı da insanın hamuruna katıştırılmış fıtrî hükümlerden biridir. Bu da geçen iki makamda olduğu gibi bir çok yollar ve çeşitli fıtratlarla ispat edilmektedir; ama biz bu makamda onların sadece bazılarına işaret edeceğiz.

Bil ki bütün insanların üzerinde yaratıldığı ilahî fıtratlardan biri de “rahatlık” a duyulan aşk fıtratıdır. Eğer beşer türünün bütün medenilik, vahşilik, dindarlık ve lakaytlık dönemlerine başvurulacak ve alim, cahil, bayağı ve şerefli, bedevi ve şehirli bir kişiye “Bunca farklı ilgiler ve dağınık istekler nedendir, hayatta çekilen bunca zorluklar ve zahmetlerin amacı nedir?” diye sorulacak olursa tümü sözbirliği ederek apaçık fıtri bir dil ile, “Biz hepimiz kendi rahatımızı sağlamaya çalışıyoruz” diyeceklerdir. Maksadın nihayeti, amacın sonu ve arzunun zirvesi; mutlak rahatlık ve sıkıntısız bir istirahattır. Bu tür sıkıntısız ve cefasız bir rahatlık ve istirahat herkesin aşık olduğu bir şeydir. Ama herkes bu gözde sevgiliyi başka bir alanda varsaymakta ve de sevgilisi olduğunu zannettiği her şeye bağlanmaktadır. Oysa ki, bu dünyanın hiç bir yerinde böylesi bir mutlak rahatlık elde edilemez ve bu tür cefasız bir rahatlık burada kesinlikle mümkün değildir. Bu alemin bütün nimetleri, elde edilebilmeleri için sıkıntı ve zahmet çekilmesini gerektirir. Bu dünyanın bütün lezzetleri bütün dayanılmaz acılarla iç içedir. Dert, sıkıntı, zahmet, gam, hüzün ve keder bu alemi baştanbaşa kuşatmış durumdadır.

Bütün insanlık tarihi boyunca sıkıntıları rahatına denk ve nimeti çektiği azaba karşılık olan bir tek şahıs bulunamaz. Nerede kaldı ki halis rahatlık ve mutlak bir istirahat elde edilebilsin ... O halde insanoğlunun bu sevgilisi, bu alemde elde edilemez. Bütün insanlık tarihi boyunca mevcut fiili bir sevgili olmadan, fıtrî, zatî ve fiili bir aşkın varlığı mümkün değildir.

O halde tahakkuk ve varlık aleminde, rahatlığı zahmet ve sıkıntıyla iç içe olmayan bir alemin varlığı gereklidir. Bu alemde dertsiz ve zahmetsiz bir mutlak istirahat, hüzünsüz ve tasasız bir mutluluk olmalıdır. O alem, Hakk’ın nimetler diyarı ve Zat-ı Mukaddes’in yücelik alemidir.

Bu alemi her insanın fıtratında mevcut olan irade gücü ve özgürlük fıtratıyla ispat etmek mümkündür. Çünkü dünyadaki maddeler, dünyanın durumları, izdihamları ve darlık ve sınırlılığı, insanın özgürlüğünü ve iradesini dizginlemekte ve sınırlamaktadır. O halde varlık alanında insanın iradesinin tam anlamıyla etkin olduğu ve içindeki maddelerin kendisine karşı koymadığı bir alem olmalıdır ve insan o alemde fıtratının gerektirdiği şekilde her istediğini yapabilsin ve her dilediğini yerine getirebilsin.

O halde rahatlığı ve özgürlüğü sevme kanadı, Allah’ın değişmez fıtratı olarak insana bağışlanmış iki kanattır. İnsan onlar sayesinde yüce melekut alemine ve ilahî yakınlığa doğru uçmaktadır.

Bu makamda, bu sayfalarla uyum içinde olmayan söylenecek başka şeyler de vardır. Nebilerin, resullerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesini ispat eden diğer bir takım fıtratlar daha vardır. Hatta bu zikredilen fıtratlardan her biri ile bütün marifetleri ispat etmek de mümkündür. Ama biz amacımızdan uzaklaşmamak ve de hadisle uyuşmayan yorumlara girmemek için bu kadarıyla yetiniyoruz.

Buraya kadar anlaşıldığı üzere ilk varlık olan Allah, kemalleri, birliği ve ahiret hakkındaki ilim, fıtrî hükümlerdendir. . Hamd Allah’a mahsustur.

 

Kırk Hadis Şerhi; imam Humeyni



[1] Usul-i Kafi, c. 2, s. 12, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Babu'l-Fıtrat'il Halki Ale't-Tevhid 3. Hadis.

[2] Rum/30

[3] Usul-i Kafi, c. 2, s. 12 ve 13, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab’ul Fitret’il Halk ale’t Tevhid, 1 ve 5. hadisler; et-Tevhid, s. 328-331, 53. bab, 1, 2, 4 ve 8. hadisler; Tefsir-i Bürhan, c. 3, s. 261-263, Rum suresi 30. ayetin tefsirinde

[4] Abdillah b. Senan, şöyle diyor: “Ebi Abdillah’a (a.s) aziz ve celil olan Allah’ın, “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat” ayetini ve bu fıtratın hangi fıtrat olduğunu sordum. Ebi Abdillah (a.s) şöyle buyurdu: “Bu İslam’dır. Allah, tevhid hakkında onlardan söz alınca kendilerini yarattı ve şöyle buyurdu: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” kafir ve mümin her ikisi de onda hazır idiler.” (Usul-i Kafi, c. 2, s. 12, Kitab’ul İman ve’l Küfr, bab-u fitrati’l halk ale’t tevhid, 2. hadis

[5] Zürare şöyle diyor: “Ebi Cafer’e (a.s), aziz ve celil olan Allah’ın “Şirk koşmadan Allah için hanif olarak” ayetini sordum, şöyle buyurdu: “Haniflik Allah’ın insanları üzerinde yarattığı bir fıtrattır. Allah’ın yaratışında hiçbir değişim bulamazsın.” İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Allah insanları kendi marifetiyle yarattı…” Daha sonra şöyle buyurdu: “Resulullah(s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İlahi fıtrat üzere doğan her çocuk aziz ve celil olan Allah’ın yaratıcısı olduğunu bilir. “Eğer onlara gökleri ve yeri kim yaratmıştır?” diye soracak olursan, “Allah” derler.” ayeti de bu anlamdadır.” (Usul-i Kafi, c. 2, s. 12 ve 13, Kitab’ul İman-i Ve’l Kufr, Bab-u Fitret’il Halk ale’t Tevhid, 4. hadis

[6] Senedi aralıksız, ravilerinin tümü Şii ve övülmüş, ama tümünün adaleti onaylanmamış veya bazısı övülmüş, diğer bazısı ise güvenilir olan rivayetlerdir. (Müt)

[7] Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Her çocuk fıtratı üzere doğar, sonunda anne babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi kılar.” (Avali’ul Leali, c. 1, s. 35, 4. Fasıl, 18. Hadis

[8] Reşehat’ul Bihar, s. 28-31, Kitab’ul İnsan ve’l Fıtret

[9] Bu beytin ikinci mısrası Hafız’ındır: “Altı yönden huriler ve nazlılar şehridir. Bir şeyim yok, yoksa her altısını alırdım.”

[10] Bu beytin ikinci mısrası Sa’di’nindir: “Hazır ve gaybın vücudunu asla işittin mi? Ben topluluk içinde ama kalbim başka yerde.”

 

[11] En’am/79

[12] Nur/36

[13] İlm’ul Yakin, c. 1, s. 54, 1. maksad, 3. bab, 5. fasıl

[14] İbrahim/12.

[15] Maksat Şeyh Şahabadi’dir

[16] Hüviyet makamı; zatın, kendisi dışında hiç bir şart olmaksızın mülahaza edildiği makamdır. Buna “gayb’ul-gayb”, “ebtun-u kulli batın” ve “hüviyet-i mutlak” da denmektedir.

Ahadiyet makamı ise; zatın, gayrisine ve kendisi dışındaki varlıklara bakmama şartıyla mülahaza edilmesidir. Buna “ilm-i mutlak”, “hazret-i vücud”, “hazret-i cem”, “mertebe-i e’ma”, “hakikat’ul-hakaik” ve “cem’ul-cem” de denmektedir.

Vahidiyyet makamı ise; zatın, kendisindeki ilmî suretlerin varlığıyla mülahaza edilmesidir. Buna “ism-i batın-i mutlak, evvel ve alim” de denmektedir. (Müt.)



  • Sayı(1) AvgRating
    4 4 4 4 4
    İmtiyazınız
    Ad:


    Soyad:


    Yorum:
          Yorum Listesi
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved